Bir Dakikadan Az

Mutlulukların bir dakikadan az olduğu zamanlarda yaşıyoruz. Teknolojinin mesafeleri hiçe saydığı 2016 yılında sevdiklerimizin sesini bir dakikadan az duyuyoruz. Bazen 45 saniye, bazen 30 ama hep bir dakikadan az… Anne karnında bebeğin kalp atışlarını dinlemeye doyamayan ebeveynler şimdi büyük bebeklerinin sesini duymaya üşeniyor ya da istemiyor. Aramıyor, sormuyor…

Bir kayıp cümlesi mesela, evirip çevirip nasıl söyleyeceğime karar vermeye çalışıyorum, konuşmaya nasıl başlamalıyım, kafamda senaryolar çiziyorum, hepsi de mantıksız geliyor, eksik, yarım… ‘Nasılsın?’ diyerek başlasam, çünkü başka kelimem yok ‘Çok üzgünüm, nasıl oldu…’ diyemem, hissetmediğim cümleleri kuramam, rol yapamam… ‘Nasılsın’ mı? Ne kadar saçma! Ailesini kaybetmiş birinin hali nasılsa öyledir işte diye saçmalığımın üstüne çizikler atıyorum. Türkçe sınavında beynimde halay çeken kelimelerin hepsi suya düşmüş, inek içmiş sonra da dağa kaçmış. Yanmış. Bitmiş. Kül olmuş… Ne desem yeridir?

Sevdiğini kaybetme düşüncesi bile gözlerimi dolduruyor, düşünüyorum; onlara en son ne zaman ‘seni seviyorum’ ya da ‘sizi özledim’ dediğimi… Onları sevdiğimi söylemeden kaybetmekten korkuyorum, pişman olmaktan, kalplerini kırmışsam, eksik ayrılmaktan korkuyorum… Sevdiklerim için tabii…

Hatıralar canlanmıyor… Başımız sağ olsun, anılarımızı toprağa vermişiz, bundan büyük acı! Demek ki yeterince sevmiyormuşuz… Demek ki gözden ırak olan gönülden de ırakmış. Demek ki; sevgi emekmiş, dostlukmuş, dürüstlükmüş. Sevgi; sevdiğini kalbinde kilitsiz sandıklarda saklamakmış…

Başımız sağ olsun. Ben bugün seviyor olmam gereken birini kaybettim. Tonton, nur yüzlü, dili dualı, gönlü çiçek bahçesi gibi olması gereken bir sıla-i rahim kaybettim. Üzülmedim, üzülmüyorum. Olması gerekenle olmayanların ayrımını yapabiliyor olmak ve gerçeklerle tam 6 yaşında yüzleşmiş olmak üzülmenin mantıksızlığını savunuyor yüzüme karşı. Olması gerekenler olmadı! Olmayacak da! Başımız sağolsun…

Çocukluk anılarını hatırlamak imkansıza yakın bir şey. Çünkü çocukken benlik duygusu gelişmemiştir diyor bir yazar… Çocuklar ‘ben’ kavramını daha geç oturttukları için büyüklere kıyasla hatıraları ile rüyalarını bile karıştırabiliyorlarmış kendilerince… Büyüdükçe daha çok hatırlıyormuşuz, her şeyi, en ufağından en büyüğüne… Benim de hatırladığım birkaç şey var; her akşam kahveden geçerken aldığımız efe gazozu, kaptan korsan Jack’in çizgifilmine uyarladığım çorap canavarlı dere ve köprüsü, bayram için aldığımız siyah kuzuyu kucağımda tuttuğum fotoğraf, poşette toplayıp kaybettiğim bayram harçlığım, sehpanın altından tavşanımıza aşırdığımız havuçlar, tereyağlı nohut ekmeği, ilk gördüğümde çok korktuğum dedemin takma dişleri… Fazla hatıram yok zaten, görüntüler şimşek gibi parlayıp sönüyorlar aklımın bir köşesinde. Hiçbir şey hissetmeden hatırlıyorum bu görüntüleri, sadece efe gazozunun ve tereyağlı nohut ekmeğinin tatlı aroması kalmış damağımda, şimdi onu da aramıyorum zaten. Bazen ben de düşünmeden edemiyorum, ya ben de rüyalarımla gerçekte olanları karıştırmışsam diye, çocuk aklı zaten 4- 5 yaşlarında falan…

Durup ekrana daha çok bakabilirim, daha süslü kelimelerle anlatabilirim nasıl hiçbir şey hissetmediğimi… Elimden bu kadar geliyor. Benim gönlümden düşen uzun lafın kıssası, olduğu kadar…

Bugün bir kronometre tutun ve hayatınızda neyin nasıl olması gerektiğini düşünün 30 ile 45 saniye arası. İyi ihtimalleri de kaybettiğinizi düşünün. Bir dakikadan daha az, hiçbir şey hissetmediğinizi düşünün. Sonra tekrar konuşuruz…

Cumanın hayrı ve bereketi sizin de üzerinize olsun.

بشرى

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s