Çayelinden Öteye

Teknik olarak çayelinden öteye gidemedik, yani gittiğimiz en öte çayeli oldu. Bilenle bilmeyen hiç bir olur mu hesabı, bilmiyorum ya takıldım bir bilenin peşine, bilmediklerimi öğrendim. Bilir kişi de Şeyma oluyor. Polonyadan geldiğimden beri yaptığım en uzun soluklu yolculuk oldu sanırım, tam 13 saat yol gittim. Değdi mi? Onu sonra konuşuruz. Neyse, arkadaş mezun olmadan gideyim dedim bende bir karadeniz havası alayım, hem insanın arkadaşıyla gezmesi bir başka. Tam 8 yıl olmuş biz tanışalı, çok garip geliyor işi yıllara dökünce, bana sorsanız o da ben de hiç  değişmemişiz derdim. Bu da burada dursun o zaman, ben otobüse bindiim yola çıktım. Sabah gün doğumuna doğru uyanmışım Samsun’u geçmişiz, sahil şeridi bir yerden gidiyor otobüs ama neresi bilmiyorum. Manzarayı görünce aklıma Küçük Prens geldi. Hani o günün birinde tam 43 kere günbatımını izlemiş ya… Bu da sanki benim hatırladığım ilk gündoğumu… Ne kadar garip geliyor insana, o kadar hızlı geçiyor ki zaman, biz hayat telaşına o kadar kaptırıyoruz ki kendimizi, gün doğmuş mu, batmış mı umrumuzda olmuyor. 7sinden 70ine bir telaş. Anlatılacak gibi değil, hani diyorlar ya insanlar çıldırmış olmalı, bence de öyle… Sonra uyumak istemedim. Biraz daha manzarayı seyredeyim, her zaman Deniz’e kavuşmak nasip olmuyor. Uyumuş olacağım ki bir gözlerimi açtım biz Trabzondayız. Yeşilden gözü kamaşıyor insanın. Bende ayrı bir yeri var yeşilin. Buradaki insanlar ne şanslı, Allah onları dünyanın cennetine yerleştirmiş diyecek oldum, sonra farkettim belki onlar bile farkına varamıyordur içinde yaşadıkları nimetin, demiştim ya hayat telaşesi diye…
Sonra yol boyu şükretmek istedim, ona da nereden başlayacağımı bilemedim ya… Şeymanın Rizede oluşundan mı, abimin beni buraya göndermeye razı oluşundan mı, sağ salim yolculuğumdan mı, gören- güzel gözlere sahip oluşumdan mı yoksa bu manzaranın bu kadar eşsiz güzellikte, cenneti andırır oluşundan mı, yoksa tam bu vakitte, burada, bu güzelliğe şahit olmak nimetine sahip olmamdan mı… Ucu yok, sonu da yok. Siz karar verin o Allah nasıl affedici, nasıl mütevazı, bizim hoyratça, şükürsüzce yaşamamıza karşı bize yine de böyle sürprizler yapıyor. Tefekkür insanın ruhundaki tozları çırpıyor. Dünya alerjiniz varsa benim gibi, Allah dedirten herşey merhem oluyor tüm yaralarınıza… Yazıya dün başladım, yani Rize maceramın ilk gününde. Şimdi dönüş otobüsündeyim. Sağım deniz, solum yeşil. Aradaki zaman hiç geçmemiş gibi. Sanki rüya gibi ama değil de, çünkü son 4 saatte Şeymanın kolumu sıkıp sıkıp ‘Ayy Büşra gidiyosun resmen yaa’ deyişi hem kulağımda hem de kolumda hissediyorum elinin soğukluğunu. Neyse gezimizden bahsedecek olursak; biz ilk gün önce martılarla kahvaltı yaptık, garip bi koku vardı, yosunmuş meğer, eğer bir şehre aşıksanız, Şeyma gibi… Yosun kokusu dahi güzel geliyormuş insanın burnuna. Sonra kaleye çıktık, dağmarana gittik… Karadeniz sofrasından nasiplendik ama herşey bir kenara yemekleriyle uyuşmadım pek. Aslında hep Urfa kültürünü ve ruhunu hissetsem de Urfalı olmaktan gurur duysam da Babama çekmişim biraz, ege yemekleri daha güzel geliyor. Yağlı ve etli şeylerle bir alıp veremediğim var. Sonra Şeyma beni kalacağım yere bıraktı, öğretmenevi… Yerleştim derkeen bir mesaj ‘ Büşra yarın mezuniyet törenim varmış, ben de yeni öğrendim.’ Ben şok! Çok mutlu oldum, kaç kişiye nasip olur en yakın arkadaşının mezuniyetine şahit olmak. Oldum yani! Ben Şeymanın mezuniyet fotoğrafçısı oldum… Öyle duygusal bi an ki, ben de mezun olmak istiyorum, bir an evvel, hayırlısıyla, acilen, amin… Ordan çıktık, Çayeli tepelerine… Sohpet sohpeti açtı, ne çok şey biriktirmişiz paylaşacak, biz dünya telaşesine koştururken dostluklarımızı öldürüyormuşuz meğer. Çünkü herşey telefonda anlatılamıyormuş. Birinin gözünün ta içine bakmak gerekiyormuş, sırtındaki yükü paylaşmak için… Sonra sonra derken dönüş hazırlıkları başladı. Şeyma bana soruyor ‘ Eee nasıl buldun Rizemizi?’ Ben de zaten beğeneceğim ön yargısıyla geldiğimi söylüyorum. Ben bu şehre aşık olurum diye geldim, oldum, gidiyorum. Küçük, kendi halinde, toplu taşıma sorunu olmayan, insanı da havası da has bir yer. Hemen sevdiriyor kendini. İnsanın bırakası gelmiyor. Bir de Şeymaya ege de güzel deyince ‘ Ege denizi biraz zengin çocuğu gibi çok havalı, hep durgun, parlak, herkesin gözdesi’ ama ‘Karadeniz öksüz çocuk gibi, ruh hali belli olmuyor, bi bakıyorsun coşmuş sevinçten bir bakıyorsun hüzünlenmiş almış kara bulutları tepesine.’ benzetmesini yaptı. Karadenizin yeri bir ayrıymış. Şunu da söylemeden geçmeyeyim, hani bi yazımda yeşilin maviye hasretliğini anlatmıştım ya… Rizede, daha doğrusu Karadenizde yeşil maviye hasret değil. Tüm hasretlik son bulmuş, seven sevdiğine kavuşmuş, heryerde hep kol kola maviyle yeşil. Burayı bırakıp gitmek insanın içine hazretlik koyuyor… Maviyle yeşili öylece bırakıp gitmek… Özlemi daha şimdiden hissetmek. Bir karadeniz türküsü ayrılık şimdi. Hamsi sezonu da kapanmış. Kulağımda inceden bir kemençe. Nasipse yine buluşuruz sizinle. Şimdilik sağlıcakla kalın emi.

(Haa unutmadan, Ms. 61 Trabzonlu çılgın hamsiyle, Mr. 53 Rize fanatik hamsi anahtarlıklar koleksiyonda yerlerini çoktaan aldılar. Bi de, Kale dolmuşu nerden kalkıyor sorusuna, ‘ben yabancıyım, ben trabzonluyum’ diye cevap verip bizi güldüren amca sen çok yaşa hemi… 🙂 )

بشر ى

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s