Bir İstanbul Masalı

Silivri’ye giden masum Ankaralı Büşra’nın hikayesine kulak verin…

Aslında her şey bir heves ile başlamıştı, ‘İstanbul’a gitsek ya!’… E hadi gidelim o zaman dedik düştük yollara, ben dedim Hala’da kalırız diye annem yok olmaz başka akraba var deyince bir an itiraz edesim geldi sonra akışına bıraktım. Bırakmaz olaydım nasıl çağlayanlar misali akmış, akraba Silivri’de oturuyormuş! Normal insanlar İstanbul’u bilirler bir de Tekirdağ diye bir şehrimiz var onun da ilçesi Çorlu var. İşte bizim Silivri İstanbul’un bir ilçesi lakin gel gör Tekirdağ’a gitmeye kalksan İstanbul merkezden daha kısa sürüyor.  Velhasıl kelam, çıkmışız yola artık dönüşü yok, gece olmuş yarım, biz vardık eve. Uyuduk uyandık derken hadi Eminönü’ne gidiyoruz diye çıktık. Gidemedik! Saat oldu kaç, yola çıkalı 3 saat olmuş, annem şok! Ben iptal! Keşke pasaportumu yanıma alsaymışım, yukarısı Bulgaristan ya oraya gideriduk…  Yolda tefekküre dalan ben sonraları farkettim her işte bir hayır vardır diye, çünkü manzara muhteşem… Benim gitmem de gitmem diye inlettiğim oralar, Rabbimin Rahman ismiyle rahmetini yansıttığı, Vedud ismiyle de sevip kuşattığı yerlermiş. Biz insanların basireti bağlanmaya görsün… Yeşile aşık bir insan olarak bir kez daha söylüyorum hakikaten yeşil aşık olunası bir renk. Farkına da vardım ki bu dünya böyle ise beni ancak cennet tatmin eder.. Cennet-ül Firdevs olsun, Me’ va olsun, Adn olsun,cennet olsun da olsun yani… Yolda bir de Risale okuyasım gelmişti fırsat bu fırsat diyip duaya dalmışım o da öyle kaldı yani. Şunu da söylemeden geçmeyeyim,  insan bu dünyaya Rabb-ı Rahim’ini tanımaya gelmiş, nasıl bir sevme kabiliyetimiz vardır ki alıp kainatı bağrımıza basasımız geliyor… Beni düşüncelerde gören annem pes etti. Elhamdülillah! İyi bari Emel’e gidelim demez mi! Ben yine şok ama bu seferki sevinçten. Emel abla benim çocukluğumun ‘Kuzu kuzu mee, bin tepemee, hadi gideliiim,…. Teyzemeee’ deki Ayşe teyzem’in- Allah nur içinde yatırsın- kızı. Kadıköy’de kafe işletiyorlar, dedik ziyaret etmiş de oluruz. Dur! Deniz göründü… Bana Deniz isminin verilmesine vesile olan cennette komşum olsun… Deniz’e kıyısı olan insan olmak başka… Yolun gidişatı da biraz Karaköprü-Annanemlerin evinin yoluna benziyor. Burnuma özlem kokuları mı geliyir ne! Sağımda deniz olmasa hakikaten derim yani ya da serap görüyorum… Neyse en kısa zamanda Urfa’ya gitme dileğiyle bu benzetme de şurada duruversin… Biz bu otobüsden indik, Eminönü’ne gidene binicez ama İstanbul kart yok.. Gittim tesettürlü iki kız kardeşe sordum dedim para geçiyor mu? Ordan bir çocuk çıkıp kartını uzatmasın mı ‘Boş ama artık…’ diye bir sevindim o işlerle uğraşmayacağıma. O kardeşten de Allah razı olsun. Bindik gittik neyse Eminönündeyiz… Çok şükür ilk hedef Sultanahmet camii… Verdiğim selamı alıp namazımı da kıldım, sırtımda makine kitabı vicdan azabını azaltmak için… Fotoğraf çeke çeke bir hal oldumi makinanın odağı da beni deli etti ilk başlarda ama sonra ateşkes imzalamaya karar verdi kendileri, ben cici cici kareler yakaladım kadrajımda. Kocaman çarşılar hep hoşuma giderdi ama Mısır çarşısı başka! Bir gün olur da hayırlı bir kısmet çıkar da Rabbim gönlüme göre verir de… çeyiz alışverişine çıkarsam mısır çarşısı listenin başında yer alır… Hele o Osmanlı çini sanatı ile işlenmiş kahve fincanları… Benim gibi kahve sever bir insana yapılmaması gereken 9 kusurlu hareketten bir tanesi, şimdi de fincan sevdası düştü içime, hadi hayırlısı… Gez- namaz kıl- alışveriş yap- namaz kıl- yemek ye- namaz kıl…Emel ablaya yola düştük. Bindik vapura gece ayaz, manzara şahane, gittik Kadıköy’ee… Gece yarısına kadar eskileri yad ettiler, kim evlenmiş, kim taşınmış, Ankara nasılmış vs vs. Gece evlerinde kaldık sabah da bir güzel kahvaltı ettik. Hava kapanmasaydı adalara gitmek isterdim ama biz Galata diye yola çıktık. Sokakları karış karış ama her bir kaldırım taşı bir hikaye anlatıyor sanki, her köşe başında daha sonu tamamlanmamış bir şiirin birkaç mısrası gizli. Kadrajıma takılan #şiirsokakta klasiklerinden biri de çok hoşuma gitti;

‘ Her insanın içine atıp,

İçinden çıkaramadığı şeyler vardır,

Kimse bilmez, kimse duymaz’

Güzel değil mi? Lakin bunu yazan kardeşe benden bir not ‘Allah görür, Allah duyar, Allah bilir! Sen içini ferah tut…’

Bunları da dedikten sonra geriye pek bir şey kalmadı, dönüş saati yaklaşınca yavaş yavaş İstiklal, taksim yolunu tuttuk. Gerisi klasik işte.

Yazım burada son bulsa da şu an farklı bir halet-i ruhiye içerisinde olduğum da aşikardır…

Özet geçersem içim açılsın diye gitmek istedim İstanbul’a. O kadar dersin arasında kafam rahatlar diye. Bu yazıyı yolda yazarken gönlüm ferahtı ama Pazar akşamı yüreklere düşen ateş olmasaydı… Her şeyde bir hayır vardır ama terörün, masum hayatlara kastın, gülen gözleri soldurmanın haklı yanı nerededir? Ben söyleyeyim haklı yanı yoktur! Allah’ın adaletine sevk ettiğim bu canilerin bir an evvel ülkemizden defolup gitmelerini ( afedersiniz), bizleri daha fazla ahmak yerine koymamalarını rica ediyorum! Bu ülkenin ekmeğinden suyundan nasiplenip, hastanesinde çocuğunu muayene ettirdiği doktorun, bakkalda ona ekmek satan amcanın hayatına kastedemezsin sen! Annem ‘El yerse, yüz utanır kızım.’ Der. Utanma duygusu kalmamış şeref yoksunu bir avuç insan… Neyse yine sinirim bozuldu zaten şoktan yeni çıkıp ancak yazımı paylaşabildim.

Diyorum da bu dünyada her şey insan için. Sevinç de keder de. Benim bir dirhem sevincim vardı içime sığdıramadığım paylaşayım istedim. Üzüntüm de kalbimin bir köşesinde gizli, onu paylaşamam maalesef, göz yaşları yazıya dökülmüyor.

Haydi kalın sağlıcakla.

Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden öperim.

بشرى

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s